14 Ekim 1806 tarihinde, Orta Almanya’nın Jena kentinde, güneş tarlaların üzerine doğarken, savaşmak için dizilmiş 200.000 gergin askerin görme yetisini yok eden bir sis her yeri kaplamıştı. Bu doğal sis ne kadar yoğun olsa da, ardından patlak veren tüfek ve top atışlarının yarattığı duman perdesinin yanında çok hafif kalıyordu. Kentin yanı başından geçen Saale nehrinin batı yakasındaki düzlükte Napolyon Bonapart’ın kuvvetleri toplanmıştı. Hemen karşısında ise, başında III. Friedrich Wilhelm’in bulunduğu ve Fransız ordusu ile denk güçte olan Prusya ordusu mevzilenmişti. Biraz daha kuzeydeki Auerstedt yakınlarında da her iki ordunun yedek kuvvetleri harekete geçmek için hazırlık içindeydi.

Tarihe Jena-Auerstedt muharebesi olarak geçen bu savaş, o sabah Fransız taarruzu ile başladı. Savaş bittiğinde ise, hem Jena’da hem de Auerstedt’te Napolyon’un güçleri kanlı bir zafer kazanmıştı. Bu yenilgi Kral Wilhelm ve Prusya için büyük bir yıkım oldu. Krallığın toprakları yarıya indi ve ülke Fransız boyunduruğunu kabul etmek zorunda kaldı.

1810 yılında savaşa katılan Prusyalı generaller Scharnhorst ve Gneisenau, askeri teorisyen Carl von Clausewitz ile birlikte Jena’da neyin yanlış yapıldığını anlamak için muharebeyi masaya yatırdılar. Yaptıkları çalışma sonucunda, orduyu daha farklı bir şekilde organize etmeleri gerektiğini buldular.

14 Ekim’de, savaş alanının gerisindeki Prusyalı komutanlar, sis ve çarpışların tozu dumanı arasında ne olup bittiğini görememişlerdi. Prusya ordusu sonucu belirleyecek fırsatları kaçırmıştı. Hızlı hareket eden ve yaratıcı taktikler kullanan Fransız ordusu ise en küçük fırsatı bile değerlendirmeyi başarmıştı.

Peki nasıl? Sis ve dumanın yarattığı sorunlar Fransız ordusu için de geçerliydi. Fransız komutanlar da cephede neler olup bittiğini tam olarak göremiyordu. Ama Fransız ordusundaki alt rütbeli subaylar, üst komuta kademesine danışmadan kendi başlarına inisiyatif alarak hareket etmişlerdi. Prusya ordusu ise o zamana kadar hep katı bir emir-komuta liderlik felsefesi ile yönetilmişti. Bu anlayış gereği, yukarıdan emir gelmedikçe hiçbir şey yapılamazdı.

Prusyalılar kendilerine aynı ölçüde esneklik kazandıracak yeni bir komuta sistemi bulmaları gerektiğini anlamışlardı. Bu düşüncenin ürünü olarak “Auftragstaktik” yaklaşımı doğdu. Misyonu yerine getirmeye odaklı taktikler…

Bu yeni düşünce biçimi, savaş alanında katı planlara ve sıkı kurallara yer olmadığı varsayımına dayanıyordu. Emir iletmenin mümkün olmadığı zamanlarda eli kolu bağlı oturmak aptallıktı. Doğru olan, cephedeki komutanların bir üst düzey komutanın niyetleri doğrultusunda bağımsız hareket edebilmesiydi. Ön saflardaki askerlerin ortaya çıkan her yeni durumdan faydalanabilmeleri için kararlar mümkün olan en alt seviyeye bırakılmalıydı. “Auftragstaktik”, subayları inisiyatif almaya ve esnek davranmaya teşvik ediyordu. Komutanın genel amacı gözetildiği sürece emirlerden bağımsız hareket etme olanağı tanıyordu.

“Auftragstaktik” yaklaşımı Prusya ordusunun baştan aşağıya yeniden örgütlenmesini ve eğitilmesini gerektirdi. Askeri liderlerin, her hangi bir misyon esnasında, yukarıdan aşağıya bütün safların misyon hakkında tamamen net bir görüşe sahip olmasını sağlamaları gerekiyordu. Yüksek rütbeli komutanlar emirlerini kelimelere dökerken özenli olmalıydı. Alt rütbeli subayların ise liderlik yetenekleri geliştirilmeliydi.

Başardılar da. Alman Mareşal Moltke, bu yeni yaklaşımın 19. Yy’da Alman ordusuna derinlemesine işlemesini sağladı. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ise Amerikalı ve İngiliz askeri analistler şu soruya cevap aradılar: Almanlar savaşın ilk yıllarında nasıl oldu da bu kadar hız ve esneklik ile ilerlemeyi başardılar? Buldukları sonuç “Auftragstaktik” yaklaşımı idi.

Günümüzde herkes iş dünyasının daha çalkantılı, hızlı ve kestirilemez olduğunu ve uzun erimli stratejik planların başarı için yeterli olmadığını, değişen koşullar karşısında esneklik ve hızın önemli olduğunu söylüyor. Aynı savaş alanlarındaki gibi… Başarı her kademedeki insanın, organizasyonun ana stratejik hedefi doğrultusunda inisiyatif alabilmesinde yatıyor.

Kaynak: Liderlik Dili, Kevin Murray, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. (Bir miktar değiştirerek alıntılanmıştır.)