Mayıs ayındaki 3 günlük kısa tatilimizi nerede geçirelim diye düşünürken sonunda tercihimizi kuzey Ege den yana kullanıyoruz. İlkbaharda mevsimin güzelliklerinin keyfini çıkarmak adına gerçekten doğru bir seçim oluyor ve Bursa’dan başlayıp Edremit, Akçay, Yeşilyurt, Assos, Dalyan, Bozcaada, Ezine, Truva ve Çanakkale’ye uzuyor yolumuz.

Sabah erken saatlerde yola çıkıyoruz. Kısa bir yolculuğun ardından Susurluk’ta kahvaltı molası veriyoruz. Yörsan’ın zengin peynir çeşitleriyle dolu kahvaltısının sonrasında yolumuza devam ediyoruz.

Yemyeşil bir yol izleyerek Edremit’e varıyoruz. Yaza merhaba demiş Edremit. Hava çok sıcak, Edremit oldukça kalabalık. Gezimizin ilk durağı Hasanboğuldu ve Sutüven Şelalesi.

Hasanboğuldu

Burası Edremit’e 20 km uzaklıkta, Kazdağı Milli Parkı’nın içinde bulunuyor. Zeytinli Köyü sapağından giriyoruz. Yol boyunca erik, zeytinyağı, çam balı satan köylüler görüyoruz. Dar, toprak bir yoldan ilerleyerek Milli Park’ın içine giriyoruz. Burada da köye özgü yiyecek ve süs eşyalarının satıldığı küçük bir pazar yeri var. Çam ormanlarıyla kaplı bir vadinin arasından akıyor şelale ve biz havanın sıcaklığını unutuyoruz. Dere boyunca yürümeye başlıyoruz. Üst taraftaki patika yolu izleyerek de Hasanboğuldu göletine ulaşılabiliyor ama biz derenin içinden, taşların üstünden atlayarak serin bir yol izlemeyi tercihe diyoruz. Kısa bir yürüyüşün ardından Hasanboğuldu adı verilen gölete ulaşıyoruz. Su buz gibi, bir o kadar da berrak. Ağaçların yaprakları güneşte pırıl pırıl… Gerçi suyun soğukluğunu tecrübe edince, Hasan’ın burada boğulmadığına, soğuktan donduğuna karar verdik biz.

Hasanboğuldu’nun hazin bir aşk hikâyesi var aslında. Oba köyünde yaşayan Hasan, dağ köyünden Emine’ye âşık olup babasından ister. Kızın babası Hasan’ın kendisini ispat etmesi için dağa sırtında bir un çuvalıyla çıkmasını söyler. Hasan ve Emine yola çıkarlar. Hasan çok zorlanınca Emine Hasan’ı orada bırakır. Birkaç gün sonra Hasan’dan haber alınamayınca Emine geri döner ve göletin yanında Hasan’ın elbiselerini bulunca Hasan öldü zannederek kendini suya bırakır ve o da boğulur. Göletin adı Hasanboğuldu olarak kalır, yanındaki çınar da Emine çınarı.

Aynı toprak yoldan köye geri dönüyoruz. Yaşlı bir teyze arabanın önüne atlıyor, biz bir şeyler satmak istediğini düşündüğümüzden pek oralı olmak istemiyoruz ama yine de sonunda teyzeye kulak veriyoruz. Meğer birkaç kilometre aşağıdaki köye inmek istiyormuş. Alıyoruz teyzemizi arabamıza, sohbet ediyoruz kısacık yolda. Pek bir dertli… Önce kendisini almayıp aps geçen arabalardan yakınıyor. Sonra da satış yapmaya çalışan hemşerilerini eleştiriyor biraz. “Çok pahalı satıyorlar, almayın!” diyor. Hasanboğuldu hikayesini soruyoruz, bu konuda da dertli teyzemiz. “Uydurma hikaye onlar. Sevdiği kız filan yokmuş, balık avlarlarmış gölette. Bir gün dalarken yine ayağı dolanmış dipte bir yere, boğulmuş oracıkta.” diye anlatıyor.

Teyzemizi köyüne bırakıp devam ediyoruz yola. Bir sonraki istikamet  Tahtakuşlar köyü. Yine dar bir patika çıkıyor köye. Yolun solunda Türkiye’nin ilk özel etnografya müzesini görüyoruz. Oradan İdaköy çiftliği’ne varıp kısacık bir mola veriyoruz. Çok duymuştuk burayı, o yüzden merak ediyorduk. Sakin ve huzurlu bir ortamı var, konaklama için değişik bir alternatif ama mekân bizi pek sarmıyor açıkçası. Mekân sahibi İskender Bey ile biraz sohbet edip devam ediyoruz yolumuza. Altınoluk yoluna çıkıyoruz tekrar. Sağ tarafta  ‘Manastır Mola’ tabelasını görüyoruz, ilgimizi çekiyor, görmeden geçmeyelim diyoruz.

Yine mekân sahibi karşılıyor bizi. Bize mekânı gezdirirken bir yandan da kısaca tarihini anlatıyor. Doğal yapısıyla, bahçedeki renkli hayvanlarla sakin ve huzurlu bir ortam. Eskiden manastırmış burası. Atatürk, 1934 yılında Çanakkale’ye giderken mola vermiş burada. Mekânın ismi o yüzden Manastır Mola imiş. Biraz soluklanıp misafirperver mekân sahibimize teşekkür edip yolumuza devam ediyoruz.

Yeşilyurt

Güzergâhımızda Yeşilyurt var. Gidip gitmeme konusunda kısa bir kararsızlık yaşasak da köyü görür görmez iyi ki gelmişiz diyoruz. Çok şirin bir köy. Film setini andırıyor biraz. Meydandaki kahvesi, taş evleri, camisi, dükkân tabelalarına kadar çok sevimli ve sıcacık.

Tatil haftası olduğundan köy çok kalabalık; butik otellerin hepsi dolu. Köyün dar sokaklarında dolaşmaya başlıyoruz. Evlerinin önüne oturmuş teyzeler kekik satıyorlar. Bamteli Yolkonağı’nın methini duymuştuk, konaklama için yer yokmuş ama; bari yemeklerini yiyelim diyerek içeri giriyoruz.

Bizi zarif ev sahibesi karşılıyor. Ev küçük ayrıntılarıyla gayet hoş, özenle düzenlenmiş. Keyifle terasına oturup onlara özgü bir menü tavsiye etmelerini istiyoruz. Nane ve kekik kokan otlu şarap, tarhunlu hellim böreği, yeşil zeytinli sigara böreği, güzel kırmızısıyla gelincik şerbeti geliyor önümüze.

Ev sahibesi yemeklerinde kendi elleriyle topladığı otlardan kullanıyormuş. “Çiçek alerjim var aslında” diyerek gülümsüyor. “Ellerimle topluyorum hepsini, önce güzelce yıkıyorum, sonrasında kurutuyorum. Bu da benim doğaya teşekkürüm” diyor.

Çok keyifli ve hafif bir yemek yiyoruz. Bir daha yatıya da gelelim diyerek ayrılıyoruz.

Yeşilyurt’ta çok güzel butik oteller var. Çetmihan, Erguvanlı Ev, Taş Teras Butik Otel en bilinenleri. Bu özel mekanlar için önceden rezervasyon yaptırmanızda fayda var.

Akşam oluyor yavaş yavaş ve biz konaklama mekanımızı ayarlamak için Kadırga Koyu’na doğru yöneliyoruz. Sahil yolundan devam ediyoruz. Yol boyunca küçük pansiyonlar, kampingler mevcut. Tatil dolayısıyla otellerin çoğu dolu. Kadırga Koyu’na vardığımızda Yıldız Saray Oteli’nde kendimize bir oda  buluyoruz. Günbatımını kaçırmamak için kumsala iniyoruz. Deniz pırıl pırıl. Havanın sıcaklığına rağmen su ısınmamış. Keşke denize de girebilseydik diyerek otelimize dönüyoruz.

Asos

Ertesi gün kahvaltıdan sonraki ilk durağımız hemen yakınımızdaki Asos-Behramkale. Yol yine çok keyifli, mavi yeşil iç içe. Hayranlıkla manzarayı izliyoruz.

Aracımızı meydanda bırakıp Behramkale köyünün dar sokaklarından yukarı doğru tırmanıyoruz. Sağlı sollu köylü tezgâhlarının arasından geçerek ‘Athena Tapınağı’na ulaşıyoruz.

Müzeler haftası olduğu için girişimiz ücretsizmiş, biz de seviniyoruz. Tapınağın olduğu mevkiden manzara muhteşem. Karşımızda Midilli adası, Biga yarımadası ve Edremit körfezi. Tepeden denize doğru uzanıyor antik şehir. Aşağıda ise Sultan I.Murat zamanında yapılmış 14.yy’dan kalma bir cami bulunuyor. Asos’tan bahsederken büyük filozof Aristo’nun hayatının burada geçtiğini unutmayalım. M.Ö 347-344 yılları arasında bir felsefe okulu kurmuş Aristo burada.

Bol bol fotoğraf çekip köyün dar sokaklarından aşağıya meydana doğru ilerliyoruz. Bir dondurmacı görüyoruz,sıcak havada çok cezbediyor bizi. “Maraş mı” diye soruyoruz, “Asos” diye cevaplıyor dondurmacı. Tezgahın yanında zeytinyağı da satıyorlar. Dükkanı açalı 2 gün olmuş meğer, biz de siftah olsun diyerek bir şişe zeytinyağı alıyoruz ve dondurmalarımızla yola devam ediyoruz. Köy içindeki taş evlerden butik oteller yapılmış. Çok hoş görünüyorlar. Teraslarında oturanların kalabalıklığından, bu mekanların oldukça ilgi gördüğünü anlıyoruz.

Meydandan arabamızı alarak Antik limana iniyoruz. Otopark gerçekten sorun buralarda. Limanda çok şık restoranlar mevcut. Yolunuz düşerse mutlaka bu manzaraya karşı balık yemelisiniz.

Antik limandan ayrılıp  Gülpınar’a uğruyoruz. Burada da restorasyon çalışmaları süren Apollon’a adanmış bir tapınak var. Helenistik çağda su yönünden çok zengin olan bu yörede yapılmış tapınak. Nedeni de Apollon’un kehanette bulunabilmesi için suya gereksinim duymasıymış. Gülpınar köyü çok sakin. Tapınağı gezmeye gelen gruplar dışında pek hareketlilik yok köyde.

Dalyan

Gülpınar’dan sonra mola yerimiz Dalyan. Yol boyu, iki taraflı tarihi kalıntılarla dolu. Dalyan küçük bir sahil kasabası tadında. Asos’taki hareketlilik Dalyan’da yok. Deniz kıyısına yakın mütevazı bir balık lokantası ve çay bahçesi dikkatimizi çekiyor. Dalyan’da balık güzel olur diyerek lokantaya giriyoruz ve tüm masaların rezerve olmasına şaşırıp kalıyoruz. Anladığımız kadarıyla, küçük görünse de tur operatörlerinin güzergâhında bulunan, ziyaretçisi bol bir mekân burası. Balık siparişlerimizi veriyoruz. Kıyıdaki kayıkları izliyoruz. Yemekleri gayet lezzetli, biz en çok kalamarları beğendik. Şunu da eklemeliyim; mütevazı görünümüne rağmen fiyatları büyük şehirler kıvamında. Karnımız doyurup mutlu bir şekilde ayrılıyoruz Dalyan’dan.

Bozcaada

Sıradaki durağımız Geyikli. Planımız Geyikli’den feribotla Bozcaada’ya geçmek. Geyikli’yi tahminimizden farklı bulduk. Genelde yazlık evlerin bulunduğu, sakin, konaklamak içinde neredeyse hiçbir imkanın olmadığı bir sahil beldesi.

Tatil dolayısıyla feribot sefer sayıları arttırılmış. Feribot saatini beklerken biraz gezelim diye Geyikli’de gezebileceğimiz bir yer var mı diye soruyoruz, aldığımız cevaplar pek iç açıcı değil. O yüzden iskelenin yanındaki çay bahçesinde oturup sahili izlemeyi tercih ediyoruz.

Biletler gidiş-dönüş alınıyor, dönüş saatini kendiniz ayarlıyorsunuz Bozcaada’dan. Biz de 17.00 feribotuyla Bozcaada’ya gidiyoruz. Püfür püfür esen rüzgarla feribot balkonundaki yarım saatlik bir yolculuktan sonra Bozcaada Kalesi karşılıyor bizi.

Önce kaleyi görmek istiyoruz. Hava mis gibi, masmavi gökyüzü masmavi denizle bütünleşiyor kaleden bakınca. Müze 18.00 de kapanıyor, süremiz kısa hızla dolaşıyoruz kaleyi. Bu oldukça iyi korunmuş kalenin kimler tarafından yapıldığı tam olarak bilinmese de Venedik, Ceneviz ve Bizanslılar zamanından beri kullanıldığı biliniyor. İç ve dış kale olarak iki bölüm var. Kalenin iç bölümünde Bozcaada’ya ait tarihi ve etnografik eserlerin sergilendiği bir sergi alanı mevcut. Bir süre surların üzerinden izliyoruz Bozcaada’yı.

Bozcaada da bir Rum ve bir de Türk mahallesi var. Rum mahallesi tarafından gezmeye başlıyoruz sokakları. Bu arada ücretsiz otopark buluşumuza da şaşırıyoruz. Daracık sokaklarda sağlı sollu küçük lokantalar, şirin evler var. Evlerin bakımlı olması hoşumuza gidiyor. Masalar akşam yemeği için hazırlanıyor. Restoranlar dolu, masalar rezerve.

Şarap evleri meşhur Bozcaada’nın. Bir tanesine girip alışveriş yapıyoruz. Kısa bir turdan sonra Türk mahallesi denen tarafı da gezip evlerinin önünde oturan iki teyzeye nereleri görelim diye soruyoruz. “Mutlaka Ayazma’yı görün.” diyorlar. Ayazma, Bozcaada’nın en popüler plajı. Oraya gitmeden önce Lisa’nın Cafesi’ne uğruyoruz. Güler yüzüyle karşılıyor bizi Lisa. Meşhur çikolatalı kekinden istiyoruz. Kahveyle beraber hafif ve lezzetli kekini yiyip, bir dahaki sefere limonlu pastasından da yiyelim diyerek kalkıyoruz.

Ayazma’ya giden yol üzüm bağlarının arasından geçiyor. Yol çok keyifli geldi bize, güzel bağ evlerini gördükçe de imrendik keşke bizim de olsa diye. Ayazma çok ilgi gören bir plaj, hava sıcak olduğundan akşam saatleri olmasına karşın oldukça kalabalık.

Günbatımını izlemek için rüzgâr tribünlerinin olduğu tepeye çıkıyoruz. Gün içinde girişin yasak olduğu bölgede, akşam 19.00 dan sonra günbatımını izlemek isteyen ziyaretçilerin girişine izin veriliyor. Burası adanın en batı ucu ve buradaki rüzgar tribünleriyle Bozcaada’nın elektrik ihtiyacı karşılanıyor. Tribünlerin hemen arkasında da bir deniz feneri var. Fenerin yanında, masmavi deniz ve batan geminin dekoruyla günbatımı gerçekten izlenmeye değer. Fotoğraf meraklıları için de kaçırılmaması gereken bir manzara. Bu manzarayı Bozcaada’dan aldığınız şaraplarla daha keyifli hale getirebilirsiniz. Hava iyice kararıyor ve biz üzüm bağlarının arasından adanın merkezine dönüyoruz.

Bozcaada dönüşünüz için önemli bir ayrıntı: aracınızı mutlaka feribot iskelesine önceden bırakıp sıraya girmelisiniz. Özellikle hafta sonları çok yoğun olabiliyor ve bu yüzden de istediğiniz saatte dönemeyebilirsiniz.

Akşam saatlerinde poyraz iyice hissettiriyor kendini. Hava serinliyor. Sahilde dolaşıyoruz, küçük bir sokakta hediyelik eşya satan tezgâhlar var. Bozcaada hatırası seramikler… Satıcı seramiklerin Yunanistan’da yapıldığını söylüyor, Türkiye’de işçilik daha pahalıymış…

Akşam yemeği için rezervasyonumuz olmadığından sahildeki restoranlarda yer bulamıyoruz. Küçük, ev yemekleri yapan bir lokantanın önündeki masaya oturuyoruz. Sokak cıvıl cıvıl… Dönüş saatimiz yaklaşıyor. Feribotumuz 23.00’te. Bozcaada’da kısa süre kalabildik ancak bütün güzelliklerini yaşayabildik. Biz Bozcaada’yı çok sevdik. Gerçekleşmesini dilediğimiz hayallerle ayrılıyoruz adadan.

Geceyi geçirmek üzere Ezine’deyiz. Mekanımız Ezine Belediye Oteli. İnternet sitelerinden beğenip rezervasyon yaptırmıştık ancak oteli görünce tam bir hayal kırıklığına uğradık. Saat çok geç olmasaydı, başka bir yer arardık ama o saatlerde bir macera yaşamak istemedik. Hemen yatıp sabah erkenden yola koyulmaya karar verdik.

Ertesi sabah 19 Mayıs bandoları eşliğinde Ezine’ye veda ediyoruz, tabii peynirlerimizi aldıktan sonra…

Truva

Çanakkale yolunda ilerliyoruz. Kahvaltı için Truva yakınlarında Troia Naturel’de mola veriyoruz. Buranın peynir helvası meşhurmuş, biz yiyemedik ama höşmerim benzeri bir tatlı olduğunu öğrendik. Ayrıca Gelibolu’da bulunan Mevlevihane’ye has Mevlevi tatlısını mutlaka tatmalısınız. İçinde un, yağ ve şeker yok. Ceviz, incir, badem, fıstık, kayısı ve çeşitli baharatlardan yapılan tatlı eski dönemlerden günümüze kadar gelmiş.

Ve Truva’dayız. Truva hakkında yazılacak çok şey var ama; anlatmaya ne hacet … Homeros İlyada destanı ile ölümsüzleştirmiş Truva’yı. Hepimizin bildiği tahta at hikayesi…Truva kralının oğlu Paris, Afrodit’in kendine vaat ettiği Helena’yı almak ister. Helena Paris’e aşık olunca beraber Truva’ya kaçarlar. Karısının zorla kaçırıldığını sanan Menelous ve ordusu Helena’yı geri almak için yola çıkar. 10 yıl boyunca savaşırlar. Ve tarihi hile Spartalıların yaptığı tahta at ile savaş sona erer. Bırakılan hediye Truvalıların sonunu hazırlar..

Truva tarihi alanındaki kazılarla 9 şehir, bir tapınak ve bir tiyatro ortaya çıkarılmış. Bölgedeki kazı çalışmaları hala sürüyor. Biz de kısa Truva turumuzun ardından Çanakkale’ye geçiyoruz.

Çanakkale’de sahil boyu yürüyüşümüzü yapıp sokak kafelerinden birine oturuyoruz. Karşımızda Gelibolu… Küçük molamızın ardında Truva filminde kullanılan tahta atı da görüp Bursa’ya geri dönüyoruz.